MEKKE'DEN HAZAR DENİZİ'NE: Yeni Bir Avrasya Düzeni mi Ortaya Çıkıyor?
Javid Ismayil, Ekonomist, Avukat, "Turan Araştırma Merkezi" Başkanı, PU Dünya değişiyor. Bazen büyük jeopolitik değişimler bir savaşın sona ermesiyle, yeni bir devletin kurulmasıyla veya büyük güçler arasında imzalanan tarihi bir antlaşmayla başlar. Bazen ise değişim daha sessiz, daha karmaşık ve ilk bakışta birbirinden ayrı gibi görünen olayların birbirine bağlanmasıyla gerçekleşir. Orta Doğu'dan Orta Asya'ya kadar gözlemlenen süreçler bugün ikinci modele daha çok benziyor. 7 Ağustos 2026'da Mekke'de Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, bu bağlamda sadece üç ülke arasında bir güvenlik anlaşması değil. Anlaşmanın temel ilkesi, taraflardan birine yönelik silahlı bir saldırının üç ülkeye de yapılmış bir saldırı olarak kabul edilmesidir. Daha sonraki açıklamalarda ayrıca siyasi-askeri koordinasyon, ortak tatbikatlar, savunma sanayii iş birliği ve yeni kurumsal mekanizmaların oluşturulması da gündeme getirildi. İlk bakışta bu bir Orta Doğu olayı gibi görünüyor. Aslında harita çok daha geniş. Çünkü Mekke'de oluşan çizgi bir yandan Körfez ve Güney Asya'yı Türkiye'ye bağlarken, diğer yandan Türkiye'nin Türk dünyası politikası aracılığıyla Hazar ve Orta Asya'ya kadar uzanabilir. Ve bu iki çizginin kesiştiği başlıca ülkelerden biri de elbette Azerbaycan'dır. Dolayısıyla, asıl soru artık “Mekke Anlaşması nedir?” değil; asıl soru şu: Bu anlaşma yeni Avrasya güvenlik ve jeoekonomik mimarisinin unsurlarından biri haline gelebilir mi ve Azerbaycan bu mimaride nerede yer alacak? Mekke Anlaşması: Yeni Bir NATO mu, Yoksa Yeni Bir Bölgesel Model mi? Anlaşmanın en dikkat çekici yönü, kolektif savunma ilkesidir. İmza sahibi devletlerden birine yapılan saldırı, tümüne yapılmış saldırı olarak kabul edilir. Bu doğal olarak NATO'nun 5. maddesini hatırlatıyor. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da anlaşmanın teknik olarak NATO'nun kolektif savunma ilkesine benzediğini söyledi. Ancak burada kuyumcu hassasiyetiyle dikkatli olmamız gerekiyor. Burası NATO değil. NATO'yu NATO yapan şey sadece "birine yapılan saldırı herkese yapılmış sayılır" ilkesi değildir. NATO, birleşik bir komuta yapısına, ortak askeri planlamaya, standartlaştırılmış sistemlere, kalıcı kurumlara ve onlarca yıllık askeri entegrasyona sahiptir. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında henüz böyle bir entegrasyon düzeyi mevcut değil. Anlaşmanın özel askeri taahhütlerinin nasıl uygulanacağına dair de önemli sorular hala cevapsız kalıyor. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nün (IISS) analizine göre, gelecekteki kurumsal mekanizmaların düzeyi, ortak tatbikatlar, askeri koordinasyon ve savunma sanayii işbirliği, anlaşmanın gerçek ağırlığını belirleyecektir. Dolayısıyla, "İslami NATO" ifadesi siyasi açıdan çekici olsa da, analitik olarak henüz doğru değil. Bence daha doğru bir ifade şudur: bölgesel güçlerin kendi güvenlik sistemlerini kurma girişimi...
Javid Ismayil, Ekonomist, Avukat, "Turan Araştırma Merkezi" Başkanı, PU Dünya değişiyor. Bazen büyük jeopolitik değişimler bir savaşın sona ermesiyle, yeni bir devletin kurulmasıyla veya büyük güçler arasında imzalanan tarihi bir antlaşmayla başlar. Bazen ise değişim daha sessiz, daha karmaşık ve ilk bakışta birbirinden ayrı gibi görünen olayların birbirine bağlanmasıyla gerçekleşir. Orta Doğu'dan Orta Asya'ya kadar gözlemlenen süreçler bugün ikinci modele daha çok benziyor. 7 Ağustos 2026'da Mekke'de Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, bu bağlamda sadece üç ülke arasında bir güvenlik anlaşması değil. Anlaşmanın temel ilkesi, taraflardan birine yönelik silahlı bir saldırının üç ülkeye de yapılmış bir saldırı olarak kabul edilmesidir. Daha sonraki açıklamalarda ayrıca siyasi-askeri koordinasyon, ortak tatbikatlar, savunma sanayii iş birliği ve yeni kurumsal mekanizmaların oluşturulması da gündeme getirildi. İlk bakışta bu bir Orta Doğu olayı gibi görünüyor. Aslında harita çok daha geniş. Çünkü Mekke'de oluşan çizgi bir yandan Körfez ve Güney Asya'yı Türkiye'ye bağlarken, diğer yandan Türkiye'nin Türk dünyası politikası aracılığıyla Hazar ve Orta Asya'ya kadar uzanabilir. Ve bu iki çizginin kesiştiği başlıca ülkelerden biri de elbette Azerbaycan'dır. Dolayısıyla, asıl soru artık “Mekke Anlaşması nedir?” değil; asıl soru şu: Bu anlaşma yeni Avrasya güvenlik ve jeoekonomik mimarisinin unsurlarından biri haline gelebilir mi ve Azerbaycan bu mimaride nerede yer alacak? Mekke Anlaşması: Yeni Bir NATO mu, Yoksa Yeni Bir Bölgesel Model mi? Anlaşmanın en dikkat çekici yönü, kolektif savunma ilkesidir. İmza sahibi devletlerden birine yapılan saldırı, tümüne yapılmış saldırı olarak kabul edilir. Bu doğal olarak NATO'nun 5. maddesini hatırlatıyor. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da anlaşmanın teknik olarak NATO'nun kolektif savunma ilkesine benzediğini söyledi. Ancak burada kuyumcu hassasiyetiyle dikkatli olmamız gerekiyor. Burası NATO değil. NATO'yu NATO yapan şey sadece "birine yapılan saldırı herkese yapılmış sayılır" ilkesi değildir. NATO, birleşik bir komuta yapısına, ortak askeri planlamaya, standartlaştırılmış sistemlere, kalıcı kurumlara ve onlarca yıllık askeri entegrasyona sahiptir. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında henüz böyle bir entegrasyon düzeyi mevcut değil. Anlaşmanın özel askeri taahhütlerinin nasıl uygulanacağına dair de önemli sorular hala cevapsız kalıyor. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nün (IISS) analizine göre, gelecekteki kurumsal mekanizmaların düzeyi, ortak tatbikatlar, askeri koordinasyon ve savunma sanayii işbirliği, anlaşmanın gerçek ağırlığını belirleyecektir. Dolayısıyla, "İslami NATO" ifadesi siyasi açıdan çekici olsa da, analitik olarak henüz doğru değil. Bence daha doğru bir ifade şudur: bölgesel güçlerin kendi güvenlik sistemlerini kurma girişimi... Javid Ismayil, Ekonomist, Avukat, "Turan Araştırma Merkezi" Başkanı, PU Dünya değişiyor. Bazen büyük jeopolitik değişimler bir savaşın sona ermesiyle, yeni bir devletin kurulmasıyla veya büyük güçler arasında imzalanan tarihi bir antlaşmayla başlar. Bazen ise değişim daha sessiz, daha karmaşık ve ilk bakışta birbirinden ayrı gibi görünen olayların birbirine bağlanmasıyla gerçekleşir. Orta Doğu'dan Orta Asya'ya kadar gözlemlenen süreçler bugün ikinci modele daha çok benziyor. 7 Ağustos 2026'da Mekke'de Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, bu bağlamda sadece üç ülke arasında bir güvenlik anlaşması değil. Anlaşmanın temel ilkesi, taraflardan birine yönelik silahlı bir saldırının üç ülkeye de yapılmış bir saldırı olarak kabul edilmesidir. Daha sonraki açıklamalarda ayrıca siyasi-askeri koordinasyon, ortak tatbikatlar, savunma sanayii iş birliği ve yeni kurumsal mekanizmaların oluşturulması da gündeme getirildi. İlk bakışta bu bir Orta Doğu olayı gibi görünüyor. Aslında harita çok daha geniş. Çünkü Mekke'de oluşan çizgi bir yandan Körfez ve Güney Asya'yı Türkiye'ye bağlarken, diğer yandan Türkiye'nin Türk dünyası politikası aracılığıyla Hazar ve Orta Asya'ya kadar uzanabilir. Ve bu iki çizginin kesiştiği başlıca ülkelerden biri de elbette Azerbaycan'dır. Dolayısıyla, asıl soru artık “Mekke Anlaşması nedir?” değil; asıl soru şu: Bu anlaşma yeni Avrasya güvenlik ve jeoekonomik mimarisinin unsurlarından biri haline gelebilir mi ve Azerbaycan bu mimaride nerede yer alacak? Mekke Anlaşması: Yeni Bir NATO mu, Yoksa Yeni Bir Bölgesel Model mi? Anlaşmanın en dikkat çekici yönü, kolektif savunma ilkesidir. İmza sahibi devletlerden birine yapılan saldırı, tümüne yapılmış saldırı olarak kabul edilir. Bu doğal olarak NATO'nun 5. maddesini hatırlatıyor. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da anlaşmanın teknik olarak NATO'nun kolektif savunma ilkesine benzediğini söyledi. Ancak burada kuyumcu hassasiyetiyle dikkatli olmamız gerekiyor. Burası NATO değil. NATO'yu NATO yapan şey sadece "birine yapılan saldırı herkese yapılmış sayılır" ilkesi değildir. NATO, birleşik bir komuta yapısına, ortak askeri planlamaya, standartlaştırılmış sistemlere, kalıcı kurumlara ve onlarca yıllık askeri entegrasyona sahiptir. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında henüz böyle bir entegrasyon düzeyi mevcut değil. Anlaşmanın özel askeri taahhütlerinin nasıl uygulanacağına dair de önemli sorular hala cevapsız kalıyor. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nün (IISS) analizine göre, gelecekteki kurumsal mekanizmaların düzeyi, ortak tatbikatlar, askeri koordinasyon ve savunma sanayii işbirliği, anlaşmanın gerçek ağırlığını belirleyecektir. Dolayısıyla, "İslami NATO" ifadesi siyasi açıdan çekici olsa da, analitik olarak henüz doğru değil. Bence daha doğru bir ifade şudur: bölgesel güçlerin kendi güvenlik sistemlerini kurma girişimi. Ve bu belki de daha büyük bir olaydır. Dünya uzmanları ne diyor? İlginç bir şekilde, uluslararası uzman çevrelerinde anlaşmaya yönelik tutum belirsiz. Bir yandan, anlaşma Ortadoğu'nun güvenlik mimarisinde bölgesel güçlerin daha fazla inisiyatif aldığının bir göstergesi olarak görülüyor. IISS ise bunu bölgedeki daha geniş bir jeopolitik yeniden yapılanmanın önemli bir unsuru olarak sunuyor. Atlantik Konseyi, bu anlaşmayı, bölgedeki ABD güvenliğine ilişkin artan sorular ve İran etrafındaki ortaya çıkan güvenlik krizi karşısında bölgesel güçlerin kendilerini daha fazla korumaya başladığının bir göstergesi olarak değerlendiriyor. Öte yandan, uzmanlar için asıl soru, anlaşmanın gerçek bir krizde ne kadar etkili olacağıdır. Onların argümanları şu şekildedir: Siyasi caydırıcılık yaratmak bir şeydir, ancak gerçek bir savaşta otomatik olarak askeri müdahalede bulunmak bambaşka bir şeydir. Anlaşmanın ilk metninde tüm askeri taahhütlerin ve uygulama mekanizmalarının açıkça belirtilmemesi bu soruyu açık bırakıyor. Reuters ayrıca, anlaşmanın ilk duyurusunda belirli savunma taahhütlerine ilişkin ayrıntıların açıklanmadığını da belirtti. Dolayısıyla, anlaşmanın iki olası geleceği var. Birincisi, siyasi bir açıklama ve caydırıcı bir mekanizma olarak kalması. İkincisi ise, kademeli olarak kurumsallaşarak gerçek bir güvenlik yapısı haline gelmesi. Zaman gösterecek. ABD'nin güvenlik şemsiyesi zayıflıyor mu yoksa sadece çeşitleniyor mu? Mekke Anlaşması'nın başlıca jeopolitik arka planlarından biri, Körfez ülkelerinin ABD'nin güvenlik garantilerine yönelik tutumunun ortaya çıkardığı sorulardır. Suudi Arabistan, Amerika Birleşik Devletleri'nden uzaklaşmıyor. Bu önemli bir nokta. Riyad, Washington ile stratejik ilişkisini sürdürmeye devam ederken, aynı zamanda başka güvenlik unsurları da oluşturuyor. Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki daha önceki savunma bağlarının derinleşmesi ve şimdi de Türkiye'nin bu çizgiye dahil olması, Riyad'ın güvenliğini yalnızca bir ortağa bağımlı kılmak istemediğini gösteriyor. ABD'deki etkili analiz çevrelerinden biri olan Dış İlişkiler Konseyi (CFR), bu anlaşmayı daha geniş bir sürecin işareti olarak görüyor: ABD'nin Orta Doğu'daki daha önce baskın güvenlik rolüne dair artan şüpheler. Bölgesel devletler için paralel güvenlik fırsatlarının yaratılması ve aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerin sürdürülmesi konusunu ele alıyoruz. Bu da 21. yüzyılın yeni jeopolitik gerçekliğinin temel özelliklerinden biridir. Türkiye - bu yeni hattın merkezi Mekke Anlaşması'ndaki en önemli aktör Türkiye'dir. Çünkü Türkiye aynı anda birçok jeopolitik alanda yer almaktadır. NATO üyesi, Avrupa ile bağlantılı, Karadeniz gücü, Orta Doğu devleti, Kafkasya'da etkili ve aynı zamanda yeni kurulan dünya düzeninde en önemli faktörlerden biri olarak Türk dünyasının siyasi merkezlerinden biridir. Bu özellikler Türkiye'ye diğer devletlerin sahip olmadığı stratejik bir esneklik kazandırıyor. Türkiye'nin son yıllardaki politikası, "stratejik özerklik" ve "orta güç" politikaları çerçevesinde açıklanabilir. Ankara, büyük güçlerden birinin tam yörüngesine girmek yerine, çeşitli güç merkezleriyle paralel ilişkiler kurarak manevra kabiliyetini artırmaya çalışmaktadır. Bu politikanın özünde tek bir fikir yatıyor: stratejik özerklik. Ve Türk dünyası işte burada ortaya çıkıyor. Mekke Anlaşması'na sadece İslam dünyası perspektifinden bakarsak, Azerbaycan'ın süreçteki gerçek rolünü göremeyiz. Ancak Türkiye, elbette ki Türk dünyası olmak üzere, başka bir büyük jeopolitik alanla karşı karşıya. Türk dünyası: askeri bir blok değil, stratejik bir ağ Türkiye'yi Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve diğer Türk devletleriyle birleştiren Türk Devletleri Örgütü artık sadece bir kültür platformu değil. Ulaşım, enerji, dijital teknolojiler, yatırım, yapay zeka, Orta Koridor ve bölgesel bağlantı gibi konular, örgütün gündeminde giderek daha fazla yer alıyor. Son zamanlarda, Orta Koridor ve bağlantı, Türk devletleri arasındaki işbirliğinde özel bir stratejik öncelik haline gelmiştir. Bu sürece farklı bir açıdan bakmak gerekiyor. Türk dünyası, giderek ciddi anlamda kültürel bir alan, ekonomik bir alan, ulaşım alanı ve teknolojik bir alan olma yolunda gelişmektedir. Bir sonraki aşama, güvenlik işbirliğinin bazı unsurlarının ortaya çıkması olabilir. Türkiye'nin NATO'su olmayacak. Ancak "Türk güvenlik alanı" mümkün ve gerçek. Bu ayrımı korumak önemlidir. Türk devletlerinin yakın gelecekte NATO benzeri birleşik bir askeri ittifak kurması olası görünmüyor. Rusya, Çin, İran, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ile ilişkileri farklı. Bununla birlikte, insansız hava aracı teknolojileri, savunma sanayii, siber güvenlik, elektronik savaş, sınır güvenliği, istihbarat paylaşımı, ortak askeri tatbikatlar, kritik altyapının korunması ve Orta Koridor güvenliği gibi alanlarda güvenlik işbirliği gelişebilir. Bu resmi bir askeri ittifak değil, ancak zamanla fiili bir güvenlik ağı oluşturabilir. Bu model hem daha gerçekçi hem de Türk devletlerinin farklı dış politikalarıyla daha tutarlı. Azerbaycan - iki büyük çizginin kesiştiği bir ülke Şimdi asıl konuya geliyoruz. Mekke'de oluşan hat: Pakistan → Suudi Arabistan → Türkiye Türk dünyasının sınır çizgisi - Türkiye → Azerbaycan → Orta Asya Bu iki çizgi kesiştiğinde, Azerbaycan özel bir jeopolitik önem kazanır. Çünkü Azerbaycan, Türkiye'nin müttefiki, Pakistan'ın stratejik ortağı, Türk Devletleri Örgütü'nün kilit üyesi, Hazar Denizi'nin batı kıyısında yer alması, Orta Asya'ya erişim sağlaması, Orta Koridor'un ana bağlantı noktalarından biri olması, Avrupa ile enerji bağları bulunması ve İran ile Rusya'nın komşusu olması nedeniyle bu öneme sahiptir. Bu hususlara dikkat etmek önemlidir. Bu basit bir coğrafi tesadüf değil. Azerbaycan, çeşitli jeopolitik sistemlerin kesişim noktasıdır. Orta Koridor, bu hattın ekonomik kalbidir. Aslında, tüm meselenin en büyük sırrı askeri sözleşmelerde değil, koridorlarda saklı. Haritaya bakalım: Çin → Kazakistan → Hazar Denizi → Azerbaycan → Gürcistan → Türkiye → Avrupa. Bu, Orta Koridor'dur. Orta Koridor'un önemi son yıllarda önemli ölçüde arttı. Carnegie'ye (Uluslararası Barış için Carnegie Vakfı) göre, bu güzergahtaki kargo hacminin yıllık %63'ten fazla artarak 2024 yılında 4,1 milyon tona ulaşması bekleniyor. Ancak burada da romantizme yer yok. Orta Koridor hâlâ ciddi zorluklarla karşı karşıya: Hazar geçişinin kapasitesi, liman ve demiryolu altyapısı, sınır prosedürleri, gümrük sistemlerinin dijitalleştirilmesi, farklı ülkelerdeki teknik standartların uyumlaştırılması ve ulaşım maliyetleri. Bazı uzmanların görüşlerinden de anlaşıldığı üzere, bu güzergah altyapı ve yönetim sorunlarıyla karşı karşıya. OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) de güzergahın bazı alternatiflere kıyasla özel sektör için henüz yeterince rekabetçi olmadığını vurguluyor. Dolayısıyla Orta Koridor hazır ve sorunsuz bir otoyol değil. Ancak stratejik bir yön olarak önemi giderek artıyor ve Azerbaycan'ın rolü de burada devreye giriyor. Orta Koridor - askeri haritadan daha büyük bir harita Mekke Anlaşması'nı yalnızca askeri bir harita üzerinde görmek yanlış olur. Aslında burada çok daha büyük bir harita ortaya çıkıyor: Pakistan → Körfez → Türkiye → Azerbaycan → Hazar → Orta Asya → Çin → Avrupa Bu hat kısmen güvenlik, kısmen enerji, kısmen ticaret ve kısmen de ulaşım ile ilgilidir. Çin, Avrupa'ya alternatif bağlantılar arıyor. Avrupa, Asya'dan gelen ticaret yollarını çeşitlendirmek istiyor. Türkiye, Orta Asya'ya erişimini genişletiyor. Körfez ülkeleri yatırım ve lojistik ağlarını genişletiyor. Orta Asya ülkeleri dünya pazarlarına daha fazla erişim istiyor. Tüm bu süreçlerde Azerbaycan, coğrafi konumu nedeniyle önemli bir konumda bulunuyor. Dolayısıyla, Orta Koridor, Azerbaycan'ın jeopolitik önemini ekonomik güce dönüştürmede önemli bir araçtır. Çin, Türk dünyasının yükselişine nasıl bakacak? Bu, geleceğin en önemli sorularından biridir. Pekin için Türk dünyasının siyasi ve kültürel yakınlaşması başlı başına büyük bir mesele değil. Çin'in asıl kaygısı istikrar, ticaret ve ulaşım. Türk Devletleri Örgütü'nün güçlenmesi Çin ile ticareti artırır, Orta Koridor projesini hızlandırır, sınırların istikrarlı kalmasını sağlar ve enerji ve lojistik projelerini genişletirse, Pekin bu örgütle işbirliği yapabilir. Bu açıdan bakıldığında, Türk dünyasının yükselişini otomatik olarak Çin'e karşı bir proje olarak sunmak doğru olmaz. Aksine, Türk dünyasının yükselişi Çin ile Çin arasındaki Avrasya bağlantısının bir parçası haline gelebilir. Ve bu, Azerbaycan için çok önemli bir diplomatik fırsat yaratır. Çünkü Bakü, Türk dünyası ile Çin arasında bir rekabet hattı değil, aksine önemli bir iletişim hattı olabilir. Pakistan faktörü - Türk dünyasından Güney Asya'ya geçiş Pakistan bir Türk devleti değildir. Ancak tam da bu nedenle rolü son derece önemlidir ve Pakistan, Türk dünyası ile Güney Asya arasında önemli bir köprü olabilir. Pakistan'ın Türkiye-Azerbaycan-Orta Asya hattıyla birleşmesi yeni bir jeopolitik üçgen oluşturuyor: Türkiye-Azerbaycan-Pakistan. Mekke Anlaşması bu çizgiye Suudi Arabistan'ı da ekliyor. Dolayısıyla daha geniş bir yay hayal etmek mümkün: Orta Asya → Azerbaycan → Türkiye → Körfez → Pakistan Bu çizginin merkezinde sadece din ve kültür değil. Bu çizginin merkezinde enerji, sermaye, teknoloji, lojistik ve güvenlik de var. Hindistan neden bu haritaya baksın ki? Pakistan'ın artan jeopolitik ağırlığı otomatik olarak Hindistan faktörünü ortaya çıkarıyor. Fransız yayın organı Le Monde'da yer alan yakın tarihli bir analiz de, Mekke anlaşmasının Pakistan'ı güçlendirerek Hindistan'ın bölgesel konumunu etkileyebileceğini vurguluyor. Hindistan için sorun sadece Pakistan değil. Azerbaycan ve Türkiye'nin Pakistan'a yakınlığı, Ankara ve Bakü'nün Orta Asya'daki artan faaliyetleri ve Ermenistan ile Hindistan arasındaki savunma bağları, Güney Kafkasya'yı daha geniş bir Asya rekabetinin parçası haline getirebilir. Böylece haritaya yeni bir çizgi ekleniyor: Hindistan → Ermenistan ve bunun karşısına da Pakistan → Azerbaycan → Türkiye. Bu, resmi bir çatışma bloğu değil, ancak Güney Kafkasya'nın giderek Güney Asya rekabetinden de etkilenen bir jeopolitik alan haline geldiği anlamına geliyor. Bu açıdan bakıldığında, Azerbaycan'ın diplomatik hedefinin bu rekabete doğrudan katılmak değil, kendi ortaklıklarını sürdürmek ve çeşitli taraflarla ilişkilerinde manevra kabiliyetini korumak olması gerektiğine inanıyorum. İsrail faktörü - yeni sistemin en zorlu sorunu Burada başka bir çelişki daha var. Türkiye, İsrail'in Filistin meselesi ve Türkiye'ye karşı olumsuz tutumu nedeniyle İsrail'e karşı çok sert bir siyasi pozisyona sahip. İsrail'in Pakistan ile ilişkileri de karmaşık. Suudi Arabistan'ın İsrail politikası ise ayrı stratejik hesaplamalara dayanıyor. Bu bağlamda, Azerbaycan'ın İsrail ile stratejik ilişkileri olan Müslüman bir ülke olduğunu da göz önünde bulunduralım. Dolayısıyla, aynı jeopolitik ağda yer alabilecek potansiyel katılımcıların İsrail'e karşı tutumları aynı değildir ve bu durum yeni güvenlik sistemi için bazı soruları gündeme getirebilir. IISS ayrıca, anlaşmanın üç ülke arasındaki çıkar farklılıkları nedeniyle sınanabileceğini vurguluyor. Özellikle, Türkiye ve Suudi Arabistan arasında bölgesel tehdit önceliklerinin tam olarak örtüşmemesi, gelecekteki işbirliğinin derinliğini etkileyebilir. Azerbaycan'a gelince, konu herkes için açık. Azerbaycan en üst düzeyde kendi yolunu zaten belirledi. Azerbaycan'ın büyük ailesi Türk dünyasıdır! Aynı zamanda, Azerbaycan'ın avantajlarından birinin de farklı taraflarla iletişim kurabilme yeteneği olduğunu belirtelim. İran'ın karşı karşıya olduğu yeni bir güvenlik ikilemi İran meselesi daha karmaşık, çünkü bu hatların hepsi İran'ın etrafından geçiyor. Batıda Türkiye, doğuda Pakistan, güneyde Suudi Arabistan ve kuzeyde Azerbaycan bulunmaktadır. İran böyle bir haritayı yalnızca askeri bir bakış açısıyla değerlendiremez. Azerbaycan bu güvenlik ve ekonomik ağlardaki rolünü artırırsa, Tahran'ın iki seçeneği olacaktır: ya Azerbaycan'ın bölgesel rolünü kabul edip ekonomik ve siyasi işbirliğini artıracak ya da güvenlik rekabetini derinleştirecektir. İkinci seçeneğin İran için de riskli ve çok tehlikeli olabileceği unutulmamalıdır. Çünkü Azerbaycan bölgesel ortaklarla ne kadar çok işbirliği yaparsa, ona baskı uygulamanın siyasi maliyeti de o kadar artar. Bu da Azerbaycan'ın caydırıcılık gücünü artırır. Aynı zamanda İran, anlaşmaya ilk tepkisinde, bunu bölgesel devletlerin güvenlik konularında kendi yeteneklerine daha fazla güvenmesi olarak değerlendirdi ve anlaşmadan endişe duyacak bir neden görmediğini belirtti. Bu durum, Azerbaycan'ın ihtiyatlı ve çok yönlü diplomasisi için belirli bir fırsat penceresi yaratmaktadır. Rusya için en önemli sorun Türkiye'nin coğrafi yükselişidir. Açıkça görülüyor ki, Moskova'nın asıl endişe kaynağı ne Suudi Arabistan ne de Pakistan. Rusya için asıl sorun, Türkiye'nin rolünün önemli ölçüde büyümesidir. Türkiye, Karadeniz kıyısında, Kafkasya'da, Hazar havzasına bağlı olması, Orta Asya'daki Türk devletleriyle daha yakın ilişkiler kurması, Balkanlar'da etkili olması ve Orta Doğu'da aktif olması nedeniyle önemli bir konumdadır. Türkiye'nin Azerbaycan ve tüm Türk dünyasıyla bu kadar yakın bir bütünleşmesi, Rusya'nın Sovyet sonrası alandaki geleneksel nüfuz modelini temelden değiştirebilir. Bu nedenle Moskova, Azerbaycan-Türkiye-Orta Asya hattının gelecekte en ciddi jeopolitik sorunlardan biri haline gelebileceğinden büyük endişe duyuyor. Türk dünyasının gerçek gücü nedir? Daha yakından inceleyelim. Türk devletleri enerji kaynaklarına, Hazar Denizi'ne erişime, Çin ile sınır komşuluğuna, Avrupa'ya erişime sahip ve Orta Koridor'un ana kısımları coğrafyalarından geçiyor. Türkiye büyük bir savunma sanayisine sahip. Azerbaycan geniş enerji ve lojistik kapasitesine sahip. Kazakistan büyük bir toprak ve büyük kaynaklara sahip. Özbekistan büyük bir demografik ve ekonomik ağırlığa sahip. Bu unsurlar bir araya getirildiğinde, yalnızca kültürel bir birlik yaratmakla kalmayacak, aynı zamanda Avrasya'nın ortasında geniş bir jeo-ekonomik alan da oluşturacaktır. Ve bu gerçek bir güçtür! Peki Türk dünyası ne zaman gerçek bir güç haline gelecek? Bu sorunun cevabı çok basit: Türk devletleri birbirlerinin ürünlerini satın almaya, birbirlerinin teknolojilerini kullanmaya, birbirlerinin koridorlarından geçmeye ve birbirlerinin güvenliğine yatırım yapmaya başladıklarında. Başka bir deyişle, Türk dünyasının geleceği duygusal sloganlara değil, somut kurumsal bütünleşmeye bağlıdır. Daha açık ifadeyle, başlangıç aşamasında bunun ana yönleri ortak bankalar, lojistik, sanayi, savunma sanayi, dijital entegrasyon, uyumlu ulaşım sistemleri, enerji projeleri ve güvenlik iş birliği olabilir. Eğer bunlar gerçekleşirse, Türk dünyası uluslararası ilişkilerde ciddi bir güç merkezi haline gelebilir. Aynı zamanda, Türk dünyasının bir güç merkezi haline gelmesinin önünde ciddi engeller olduğunu da unutmayalım. Kazakistan, Rusya ve Çin ile ilişkilerini tehlikeye atmak istemiyor. Özbekistan stratejik özerkliğini korumayı amaçlıyor. Türkiye bir NATO üyesi ve Batı ile ilişkilerini tamamen değiştirmeyi düşünmüyor. Azerbaycan da Rusya ve İran'ın komşusu. Pakistan'ın Çin ile derin stratejik ilişkileri var. Suudi Arabistan, Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerini sürdürüyor. Bu nedenle, tüm bu devletlerin çıkarlarını tek bir askeri stratejide birleştirmek kolay değildir. Dolayısıyla, mevcut durumda Türk dünyasının geleceği için en gerçekçi model tek bir askeri blok değil, çok düzeyli bir işbirliği ağıdır. Bu farkı görmemek analizi romantize eder. Farkın inceliklerini görmek ise onu gerçekçi kılar. Mekke Anlaşması başarısız olabilir mi? Herhangi bir jeopolitik projenin otomatik olarak başarılı olacağının garantisi yoktur. Anlaşmanın önünde en az beş önemli sınav bulunmaktadır. Öncelikle siyasi irade. Üç ülkenin liderleri değiştiğinde strateji de değişebilir. İkinci olarak askeri uyumluluk. Farklı silah sistemleri, komuta yapıları ve askeri planlama mekanizmaları gerçek entegrasyonu zorlaştırabilir. Üçüncü olarak finansman. Ortak savunma projeleri büyük kaynaklar gerektirir. Dördüncü olarak dış baskı. ABD, Çin, İran, Hindistan, Rusya ve İsrail gibi aktörlerin tepkisi projenin geleceğini etkileyebilir. Beşinci olarak gerçek bir kriz testi. En önemli sorulardan biri şu: Taraflardan birine gerçekten saldırılırsa, diğer iki taraf ne kadar ileri gitmeye hazır olacak? Anlaşmanın siyasi bir belge mi yoksa gerçek bir kolektif savunma mekanizması mı olduğu ancak o gün netleşecek. Pakistan'ın yükselişi: zayıf yönlerine rağmen oyunun merkezine doğru ilerliyor Pakistan'daki durum da ilginç. Ülkenin ciddi ekonomik ve iç siyasi sorunları var. Ancak jeopolitik açıdan bakıldığında, Pakistan'ın elinde hâlâ çok önemli kozlar bulunuyor: nükleer caydırıcılık, büyük ve son derece savaş odaklı bir ordu, Çin ile stratejik ortaklık, Arap Yarımadası ile tarihi bağlar, Hindistan faktörü, Hint Okyanusu'na erişim ve Türkiye ile tarihsel olarak sağlam ilişkilerin hızla derinleştirilmesi. Financial Times'ın yakın tarihli bir analizinde Pakistan, farklı güç merkezlerini birbirine bağlayan stratejik bir devlet olan "menteşe gücü" olarak sunulmuştur. Genel olarak, analizler bu özelliklerin Pakistan'ı sadece bölgesel bir oyuncu değil, aynı zamanda çeşitli jeopolitik alanlar arasında geçiş devleti haline getirdiğini göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında, Bakü için Pakistan ve Azerbaycan arasındaki işbirliğinin sadece siyasi ve diplomatik alanlarda değil, lojistik ve savunma sanayinde de genişlemesi önemlidir. Azerbaycan - bir "merkez devlet" modeli Burada Azerbaycan'ın gelecekteki rolünü tek bir kavramla ifade etmek mümkün: bir merkez devlet. Azerbaycan'ın gücü sadece ordusunda veya enerji kaynaklarında değil. Azerbaycan bir enerji ve ulaşım merkezi, Türk dünyasına açılan bir kapı, Avrupa ve Asya arasında bir bağlantı, Türkiye ve Orta Asya arasında bir köprü ve İslam dünyası ile Türk dünyasının kesişme noktalarından biridir. Azerbaycan'ın bu tarihi görevi doğru bir şekilde kullanacağına ve böylece Azerbaycan'ın ağırlığının coğrafi büyüklüğünden daha büyük olacağına eminim. İlginç sorulardan biri şu: Azerbaycan için tercih bir blok mu yoksa bir yol ayrımı mı? Tüm süreçler tek bir sonuca işaret ediyor. Azerbaycan doğru yönde ilerliyor ve Azerbaycan için doğru model bir merkez haline gelmektir. Dolayısıyla, Türkiye'nin müttefiki, Pakistan'ın aktif ortağı, Suudi Arabistan ile yakın ilişkileri olan, Türk dünyasında aktif, Çin ile ekonomik ilişkileri olan, Avrupa'nın enerji ortağı olan ve Rusya ile diyalog halinde olan bir ülkedir. Aynı zamanda İran ile de komşuluk ilişkilerini sürdürmektedir. Bu bir çelişki değil. Bu, modern çok kutuplu dünyanın diplomatik mantığıdır. Azerbaycan için asıl mesele herhangi bir bloğun üyesi olmak değil, çeşitli güç merkezleriyle bağlarını derinleştirmek ve bu bağlardan stratejik avantajlar yaratmaktır. Şimdi de geleceğe bakalım - 2030'a doğru üç olası senaryo. Birinci senaryo - stratejik atılım. Birinci senaryo - stratejik atılım, Mekke Anlaşması kurumsallaştırılıyor. Üç ülke arasında kalıcı siyasi-askeri mekanizmalar ortaya çıkıyor. Ortak askeri tatbikatlar artıyor. Türk savunma sanayisi Pakistan ve Suudi Arabistan pazarlarında daha da güçleniyor. Türk Devletleri Örgütü'nde güvenlik ve savunma sanayi iş birliği derinleşiyor. Orta Koridor hızlanıyor. Türkiye-Azerbaycan-Kazakistan hattı Avrasya'nın ana bağlantılarından biri haline geliyor. Bu durumda Azerbaycan sadece bir transit ülke olmaktan çıkıp, yeni jeopolitik sistemin ana düğüm noktalarından biri haline geliyor. İkinci senaryo - kontrollü kalkınma. Bu daha gerçekçi bir senaryo. Mekke Anlaşması, NATO tarzı bir askeri ittifak anlamına gelmiyor. Bununla birlikte, siyasi caydırıcılık, istihbarat, savunma sanayii ve askeri eğitim alanlarındaki iş birliği devam ediyor. Türk dünyasında ekonomik entegrasyon hızlanıyor, Orta Koridor gelişiyor. Ancak tüm devletler Rusya, Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer güç merkezleriyle ilişkilerini ayrı ayrı sürdürüyor. Dolayısıyla tek bir blok değil, çok katmanlı ve planlı bir ağ ortaya çıkıyor. Bana göre, mevcut durumda en gerçekçi yön bu. Üçüncü senaryo ise parçalanmadır. Bölgede yeni bir büyük savaş patlak verir. İran-İsrail çatışması tırmanıyor. Hindistan-Pakistan ilişkileri gergin. ABD-Çin rekabeti yoğunlaşıyor. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın çıkarları birbirinden ayrışıyor. Türk devletleri, Rusya ve Çin ile olan ilişkileri nedeniyle güvenlik entegrasyonunu sınırlıyor. Orta Koridor ayrıca siyasi ve ekonomik engellerle de karşı karşıya. Bu durumda, Mekke Anlaşması daha çok tarihsel, ancak sınırlı bir siyasi belge olarak hatırlanabilir. Dolayısıyla, geleceğin yönünü belirleyecek olan sadece anlaşmanın kendisi değil, bölgedeki daha geniş güç rekabetidir. Yeni dünya düzeninde "orta güçler" dönemi mi başlıyor? Belki de bu analizlerin en önemli sonucu şudur: 20. yüzyılda dünya politikası büyük ölçüde süper güçler, ABD ve SSCB tarafından belirlendi. Ardından ABD'nin egemenliği geldi. Ancak bugün durum farklı. Çin hızla yükseliyor, Rusya etkisini korumaya çalışıyor ve Amerika Birleşik Devletleri hâlâ dünyanın en büyük askeri ve finansal güçlerinden biri. Ancak bunların arasında bölgesel güçler kendi ağlarını kuruyor: Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, İran, Hindistan, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan. Bunların hiçbiri kendi başına ABD, Çin veya Rusya seviyesinde süper güç değil. Ancak ağlar söz konusu olduğunda, bölgesel düzeni değiştirebilirler. Bu, yeni dünya düzeninin en önemli özelliklerinden biri olabilir. Dolayısıyla, süper güçler dünyasından ağlar dünyasına geçiş söz konusudur. Mekke'den Hazar Denizi'ne Şimdi baştaki soruya geri dönelim. Mekke'de imzalanan anlaşma sadece üç ülke arasında bir savunma anlaşması mı? Cevap hayır. Aynı zamanda, buna "yeni NATO" demek için de henüz çok erken. Bence daha doğru görüş şu: Mekke Anlaşması, bölgesel güçlerin kendi aralarındaki güvenliği daha fazla sağlamaya başladığı yeni bir dönemin sembollerinden biridir. Bu süreç, Türkiye'nin stratejik özerklik politikasıyla birleşiyor. Türkiye'nin politikası Türk dünyasıyla daha yakından bağlantılı. Türk dünyası Orta Koridor'a bağlı. Orta Koridor Çin ve Avrupa'ya uzanıyor. Pakistan bu hatta Güney Asya boyutunu kazandırıyor. Suudi Arabistan ise Körfez sermayesi ve enerji ağırlığını getiriyor. Ve tüm bu hatların önemli kesişme noktalarından biri de tam olarak Azerbaycan. Azerbaycan'ı tarihi bir fırsat bekliyor. Azerbaycan'ın Mekke Anlaşması'na katılması veya yeni bir askeri bloğun üyesi olması asıl mesele değil. Bazı uzmanların Azerbaycan'ın "Mekke Anlaşması'na katılacağı" yönündeki açıklamalarının Azerbaycan'ı daralttığını düşünüyorum. Burada daha büyük, stratejik bir hedef var. Analizler, Azerbaycan'ın yeni Avrasya mimarisinin kurucularından ve kilit noktalarından biri olabileceğini gösteriyor. Bu nedenle Azerbaycan'ın gücü sadece askeri potansiyeli ve enerji kaynaklarında değil, coğrafi konumunu siyasi, ekonomik ve diplomatik bir avantaja dönüştürme yeteneğinde yatmaktadır. Bence bazı uzmanların Azerbaycan'ın "Mekke Anlaşması'na katılması" hakkında söyledikleri şey, Azerbaycan'ı daha dar bir çerçeveye sokmak istemelerinden kaynaklanıyor. Daha büyük bir hedef var ve tüm analizler bunun gerçek olduğunu gösteriyor. Bence Azerbaycan, yeni Avrasya mimarisinin kurucularından biri olacak. Dolayısıyla Azerbaycan için daha önemli olan şey sürdürülebilir ağlar oluşturmaktır. Örneğin, Türkiye ile güvenlik, Pakistan ile savunma sanayii gibi. Suudi Arabistan ile yatırım, Kazakistan ve Türkmenistan ile Hazar ve Orta Koridor projeleri, Özbekistan ile Orta Asya bağlantısı, Çin ile transit geçiş, Avrupa ile enerji ticareti. Aynı zamanda, İran ve Rusya ile olan çatışmayı yöneten incelikli bir diplomasi de söz konusu. Bu politikanın felsefesi tek bir cümleyle özetlenebilir: Azerbaycan herhangi bir güç bloğunun sınırında yer alan bir ülke değil, çeşitli güç merkezlerinin kesiştiği bir ülke olmalıdır. son söz Mekke'den Hazar Denizi'ne uzanan haritaya baktığımızda, bir savunma anlaşmasından çok daha büyük bir süreç görüyoruz. Bu sürecin bir tarafında Suudi Arabistan'ın güvenlik arayışı, diğer tarafında ise Pakistan'ın yükselen stratejik ağırlığı yer alıyor. Merkezde, en önemlisi Türkiye'nin bölgesel bir güç olma stratejisi yer alıyor. Kuzeyde, Türk dünyasının ekonomik ve siyasi bütünleşmesi; doğuda Çin; güneyde İran ve Körfez ülkeleri; daha uzakta ise batıda Hindistan ve Avrupa. Bu devasa jeopolitik mozaiğin tam ortasında Hazar Denizi ve Azerbaycan yer alıyor. Dolayısıyla Azerbaycan, bu yeni sistemlerin gelişmelerini uzaktan izleyen bir ülke olmayacak, aksine onları birbirine bağlayan önemli bir ülke haline gelecektir. Ve hiç kimse, geleceğin dünyasındaki en güçlü devletin mutlaka en büyük toprağa, en büyük nüfusa veya en çok silaha sahip devlet olacağını düşünmemelidir. Bazen en güçlü devlet, en önemli koridorda bulunan, en önemli enerji hatlarını birbirine bağlayan, en fazla güç merkeziyle iletişim kurabilen ve aynı coğrafyadaki rakip devletlerin çıkarlarını kesiştirebilen devlet olabilir. Azerbaycan'ın karşı karşıya olduğu tarihi fırsat tam olarak budur. 20. yüzyılda Azerbaycan imparatorluklar arasında bir sınırdı. 21. yüzyılda ise Azerbaycan imparatorluklar, güç merkezleri ve kıtalar arasında bir köprü ve kavşak noktası olabilir. Fark sadece coğrafyada değil. Fark, Azerbaycan'ın coğrafyasını ne kadar doğru kullandığında yatıyor. Mekke'den Hazar Denizi'ne uzanan yeni haritanın en büyük sorusu şu: Azerbaycan bu haritada sadece bir yol mu olacak, yoksa yolun sahibi mi olacak? Çünkü 21. yüzyılın yeni dünya düzeni yalnızca süper güçler tarafından yaratılamaz. Aynı zamanda aralarında ortaya çıkan bölgesel güç ağları tarafından da şekillendirilebilir. Ve eğer bu süreç gerçekten gerçekleşirse, Türk dünyasının yükselişi ve Azerbaycan'ın bu yükselişte alacağı konum artık sadece bölgesel bir mesele olmaktan çıkar. Bu, dünya politikasının bir meselesidir. Allah Türkleri korusun! Kaynak: Yazı ilk olarak Yazıda geçen ifadeler Tarihistan'ınyayın politikasını yansıtmayabilir.Javid Ismayil,
Ekonomist, Avukat,
"Turan Araştırma Merkezi" Başkanı, PU
Dünya değişiyor.
Bazen büyük jeopolitik değişimler bir savaşın sona ermesiyle, yeni bir devletin kurulmasıyla veya büyük güçler arasında imzalanan tarihi bir antlaşmayla başlar. Bazen ise değişim daha sessiz, daha karmaşık ve ilk bakışta birbirinden ayrı gibi görünen olayların birbirine bağlanmasıyla gerçekleşir.
Orta Doğu'dan Orta Asya'ya kadar gözlemlenen süreçler bugün ikinci modele daha çok benziyor.
7 Ağustos 2026'da Mekke'de Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, bu bağlamda sadece üç ülke arasında bir güvenlik anlaşması değil. Anlaşmanın temel ilkesi, taraflardan birine yönelik silahlı bir saldırının üç ülkeye de yapılmış bir saldırı olarak kabul edilmesidir. Daha sonraki açıklamalarda ayrıca siyasi-askeri koordinasyon, ortak tatbikatlar, savunma sanayii iş birliği ve yeni kurumsal mekanizmaların oluşturulması da gündeme getirildi.
İlk bakışta bu bir Orta Doğu olayı gibi görünüyor. Aslında harita çok daha geniş. Çünkü Mekke'de oluşan çizgi bir yandan Körfez ve Güney Asya'yı Türkiye'ye bağlarken, diğer yandan Türkiye'nin Türk dünyası politikası aracılığıyla Hazar ve Orta Asya'ya kadar uzanabilir. Ve bu iki çizginin kesiştiği başlıca ülkelerden biri de elbette Azerbaycan'dır.
Dolayısıyla, asıl soru artık “Mekke Anlaşması nedir?” değil; asıl soru şu: Bu anlaşma yeni Avrasya güvenlik ve jeoekonomik mimarisinin unsurlarından biri haline gelebilir mi ve Azerbaycan bu mimaride nerede yer alacak?
Mekke Anlaşması: Yeni Bir NATO mu, Yoksa Yeni Bir Bölgesel Model mi?
Anlaşmanın en dikkat çekici yönü, kolektif savunma ilkesidir. İmza sahibi devletlerden birine yapılan saldırı, tümüne yapılmış saldırı olarak kabul edilir.
Bu doğal olarak NATO'nun 5. maddesini hatırlatıyor. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da anlaşmanın teknik olarak NATO'nun kolektif savunma ilkesine benzediğini söyledi. Ancak burada kuyumcu hassasiyetiyle dikkatli olmamız gerekiyor.
Burası NATO değil.
NATO'yu NATO yapan şey sadece "birine yapılan saldırı herkese yapılmış sayılır" ilkesi değildir. NATO, birleşik bir komuta yapısına, ortak askeri planlamaya, standartlaştırılmış sistemlere, kalıcı kurumlara ve onlarca yıllık askeri entegrasyona sahiptir.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında henüz böyle bir entegrasyon düzeyi mevcut değil. Anlaşmanın özel askeri taahhütlerinin nasıl uygulanacağına dair de önemli sorular hala cevapsız kalıyor. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nün (IISS) analizine göre, gelecekteki kurumsal mekanizmaların düzeyi, ortak tatbikatlar, askeri koordinasyon ve savunma sanayii işbirliği, anlaşmanın gerçek ağırlığını belirleyecektir.
Dolayısıyla, "İslami NATO" ifadesi siyasi açıdan çekici olsa da, analitik olarak henüz doğru değil. Bence daha doğru bir ifade şudur: bölgesel güçlerin kendi güvenlik sistemlerini kurma girişimi. Ve bu belki de daha büyük bir olaydır.
Dünya uzmanları ne diyor?
İlginç bir şekilde, uluslararası uzman çevrelerinde anlaşmaya yönelik tutum belirsiz. Bir yandan, anlaşma Ortadoğu'nun güvenlik mimarisinde bölgesel güçlerin daha fazla inisiyatif aldığının bir göstergesi olarak görülüyor. IISS ise bunu bölgedeki daha geniş bir jeopolitik yeniden yapılanmanın önemli bir unsuru olarak sunuyor.
Atlantik Konseyi, bu anlaşmayı, bölgedeki ABD güvenliğine ilişkin artan sorular ve İran etrafındaki ortaya çıkan güvenlik krizi karşısında bölgesel güçlerin kendilerini daha fazla korumaya başladığının bir göstergesi olarak değerlendiriyor.
Öte yandan, uzmanlar için asıl soru, anlaşmanın gerçek bir krizde ne kadar etkili olacağıdır. Onların argümanları şu şekildedir: Siyasi caydırıcılık yaratmak bir şeydir, ancak gerçek bir savaşta otomatik olarak askeri müdahalede bulunmak bambaşka bir şeydir.
Anlaşmanın ilk metninde tüm askeri taahhütlerin ve uygulama mekanizmalarının açıkça belirtilmemesi bu soruyu açık bırakıyor. Reuters ayrıca, anlaşmanın ilk duyurusunda belirli savunma taahhütlerine ilişkin ayrıntıların açıklanmadığını da belirtti.
Dolayısıyla, anlaşmanın iki olası geleceği var. Birincisi, siyasi bir açıklama ve caydırıcı bir mekanizma olarak kalması. İkincisi ise, kademeli olarak kurumsallaşarak gerçek bir güvenlik yapısı haline gelmesi. Zaman gösterecek.
ABD'nin güvenlik şemsiyesi zayıflıyor mu yoksa sadece çeşitleniyor mu?
Mekke Anlaşması'nın başlıca jeopolitik arka planlarından biri, Körfez ülkelerinin ABD'nin güvenlik garantilerine yönelik tutumunun ortaya çıkardığı sorulardır.
Suudi Arabistan, Amerika Birleşik Devletleri'nden uzaklaşmıyor. Bu önemli bir nokta.
Riyad, Washington ile stratejik ilişkisini sürdürmeye devam ederken, aynı zamanda başka güvenlik unsurları da oluşturuyor.
Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki daha önceki savunma bağlarının derinleşmesi ve şimdi de Türkiye'nin bu çizgiye dahil olması, Riyad'ın güvenliğini yalnızca bir ortağa bağımlı kılmak istemediğini gösteriyor.
ABD'deki etkili analiz çevrelerinden biri olan Dış İlişkiler Konseyi (CFR), bu anlaşmayı daha geniş bir sürecin işareti olarak görüyor: ABD'nin Orta Doğu'daki daha önce baskın güvenlik rolüne dair artan şüpheler.
Bölgesel devletler için paralel güvenlik fırsatlarının yaratılması ve aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerin sürdürülmesi konusunu ele alıyoruz. Bu da 21. yüzyılın yeni jeopolitik gerçekliğinin temel özelliklerinden biridir.
Türkiye - bu yeni hattın merkezi
Mekke Anlaşması'ndaki en önemli aktör Türkiye'dir. Çünkü Türkiye aynı anda birçok jeopolitik alanda yer almaktadır. NATO üyesi, Avrupa ile bağlantılı, Karadeniz gücü, Orta Doğu devleti, Kafkasya'da etkili ve aynı zamanda yeni kurulan dünya düzeninde en önemli faktörlerden biri olarak Türk dünyasının siyasi merkezlerinden biridir.
Bu özellikler Türkiye'ye diğer devletlerin sahip olmadığı stratejik bir esneklik kazandırıyor.
Türkiye'nin son yıllardaki politikası, "stratejik özerklik" ve "orta güç" politikaları çerçevesinde açıklanabilir. Ankara, büyük güçlerden birinin tam yörüngesine girmek yerine, çeşitli güç merkezleriyle paralel ilişkiler kurarak manevra kabiliyetini artırmaya çalışmaktadır.
Bu politikanın özünde tek bir fikir yatıyor: stratejik özerklik. Ve Türk dünyası işte burada ortaya çıkıyor.
Mekke Anlaşması'na sadece İslam dünyası perspektifinden bakarsak, Azerbaycan'ın süreçteki gerçek rolünü göremeyiz. Ancak Türkiye, elbette ki Türk dünyası olmak üzere, başka bir büyük jeopolitik alanla karşı karşıya.
Türk dünyası: askeri bir blok değil, stratejik bir ağ
Türkiye'yi Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve diğer Türk devletleriyle birleştiren Türk Devletleri Örgütü artık sadece bir kültür platformu değil.
Ulaşım, enerji, dijital teknolojiler, yatırım, yapay zeka, Orta Koridor ve bölgesel bağlantı gibi konular, örgütün gündeminde giderek daha fazla yer alıyor.
Son zamanlarda, Orta Koridor ve bağlantı, Türk devletleri arasındaki işbirliğinde özel bir stratejik öncelik haline gelmiştir. Bu sürece farklı bir açıdan bakmak gerekiyor. Türk dünyası, giderek ciddi anlamda kültürel bir alan, ekonomik bir alan, ulaşım alanı ve teknolojik bir alan olma yolunda gelişmektedir.
Bir sonraki aşama, güvenlik işbirliğinin bazı unsurlarının ortaya çıkması olabilir.
Türkiye'nin NATO'su olmayacak. Ancak "Türk güvenlik alanı" mümkün ve gerçek.
Bu ayrımı korumak önemlidir.
Türk devletlerinin yakın gelecekte NATO benzeri birleşik bir askeri ittifak kurması olası görünmüyor. Rusya, Çin, İran, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ile ilişkileri farklı. Bununla birlikte, insansız hava aracı teknolojileri, savunma sanayii, siber güvenlik, elektronik savaş, sınır güvenliği, istihbarat paylaşımı, ortak askeri tatbikatlar, kritik altyapının korunması ve Orta Koridor güvenliği gibi alanlarda güvenlik işbirliği gelişebilir.
Bu resmi bir askeri ittifak değil, ancak zamanla fiili bir güvenlik ağı oluşturabilir.
Bu model hem daha gerçekçi hem de Türk devletlerinin farklı dış politikalarıyla daha tutarlı.
Azerbaycan - iki büyük çizginin kesiştiği bir ülke
Şimdi asıl konuya geliyoruz.
Mekke'de oluşan hat: Pakistan → Suudi Arabistan → Türkiye
Türk dünyasının sınır çizgisi - Türkiye → Azerbaycan → Orta Asya
Bu iki çizgi kesiştiğinde, Azerbaycan özel bir jeopolitik önem kazanır. Çünkü Azerbaycan, Türkiye'nin müttefiki, Pakistan'ın stratejik ortağı, Türk Devletleri Örgütü'nün kilit üyesi, Hazar Denizi'nin batı kıyısında yer alması, Orta Asya'ya erişim sağlaması, Orta Koridor'un ana bağlantı noktalarından biri olması, Avrupa ile enerji bağları bulunması ve İran ile Rusya'nın komşusu olması nedeniyle bu öneme sahiptir.
Bu hususlara dikkat etmek önemlidir. Bu basit bir coğrafi tesadüf değil. Azerbaycan, çeşitli jeopolitik sistemlerin kesişim noktasıdır.
Orta Koridor, bu hattın ekonomik kalbidir.
Aslında, tüm meselenin en büyük sırrı askeri sözleşmelerde değil, koridorlarda saklı.
Haritaya bakalım: Çin → Kazakistan → Hazar Denizi → Azerbaycan → Gürcistan → Türkiye → Avrupa. Bu, Orta Koridor'dur.
Orta Koridor'un önemi son yıllarda önemli ölçüde arttı. Carnegie'ye (Uluslararası Barış için Carnegie Vakfı) göre, bu güzergahtaki kargo hacminin yıllık %63'ten fazla artarak 2024 yılında 4,1 milyon tona ulaşması bekleniyor.
Ancak burada da romantizme yer yok. Orta Koridor hâlâ ciddi zorluklarla karşı karşıya: Hazar geçişinin kapasitesi, liman ve demiryolu altyapısı, sınır prosedürleri, gümrük sistemlerinin dijitalleştirilmesi, farklı ülkelerdeki teknik standartların uyumlaştırılması ve ulaşım maliyetleri.
Bazı uzmanların görüşlerinden de anlaşıldığı üzere, bu güzergah altyapı ve yönetim sorunlarıyla karşı karşıya.
OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) de güzergahın bazı alternatiflere kıyasla özel sektör için henüz yeterince rekabetçi olmadığını vurguluyor. Dolayısıyla Orta Koridor hazır ve sorunsuz bir otoyol değil. Ancak stratejik bir yön olarak önemi giderek artıyor ve Azerbaycan'ın rolü de burada devreye giriyor.
Orta Koridor - askeri haritadan daha büyük bir harita
Mekke Anlaşması'nı yalnızca askeri bir harita üzerinde görmek yanlış olur. Aslında burada çok daha büyük bir harita ortaya çıkıyor: Pakistan → Körfez → Türkiye → Azerbaycan → Hazar → Orta Asya → Çin → Avrupa
Bu hat kısmen güvenlik, kısmen enerji, kısmen ticaret ve kısmen de ulaşım ile ilgilidir. Çin, Avrupa'ya alternatif bağlantılar arıyor. Avrupa, Asya'dan gelen ticaret yollarını çeşitlendirmek istiyor. Türkiye, Orta Asya'ya erişimini genişletiyor. Körfez ülkeleri yatırım ve lojistik ağlarını genişletiyor. Orta Asya ülkeleri dünya pazarlarına daha fazla erişim istiyor. Tüm bu süreçlerde Azerbaycan, coğrafi konumu nedeniyle önemli bir konumda bulunuyor.
Dolayısıyla, Orta Koridor, Azerbaycan'ın jeopolitik önemini ekonomik güce dönüştürmede önemli bir araçtır.
Çin, Türk dünyasının yükselişine nasıl bakacak?
Bu, geleceğin en önemli sorularından biridir.
Pekin için Türk dünyasının siyasi ve kültürel yakınlaşması başlı başına büyük bir mesele değil. Çin'in asıl kaygısı istikrar, ticaret ve ulaşım.
Türk Devletleri Örgütü'nün güçlenmesi Çin ile ticareti artırır, Orta Koridor projesini hızlandırır, sınırların istikrarlı kalmasını sağlar ve enerji ve lojistik projelerini genişletirse, Pekin bu örgütle işbirliği yapabilir.
Bu açıdan bakıldığında, Türk dünyasının yükselişini otomatik olarak Çin'e karşı bir proje olarak sunmak doğru olmaz. Aksine, Türk dünyasının yükselişi Çin ile Çin arasındaki Avrasya bağlantısının bir parçası haline gelebilir. Ve bu, Azerbaycan için çok önemli bir diplomatik fırsat yaratır. Çünkü Bakü, Türk dünyası ile Çin arasında bir rekabet hattı değil, aksine önemli bir iletişim hattı olabilir.
Pakistan faktörü - Türk dünyasından Güney Asya'ya geçiş
Pakistan bir Türk devleti değildir. Ancak tam da bu nedenle rolü son derece önemlidir ve Pakistan, Türk dünyası ile Güney Asya arasında önemli bir köprü olabilir.
Pakistan'ın Türkiye-Azerbaycan-Orta Asya hattıyla birleşmesi yeni bir jeopolitik üçgen oluşturuyor: Türkiye-Azerbaycan-Pakistan.
Mekke Anlaşması bu çizgiye Suudi Arabistan'ı da ekliyor. Dolayısıyla daha geniş bir yay hayal etmek mümkün: Orta Asya → Azerbaycan → Türkiye → Körfez → Pakistan
Bu çizginin merkezinde sadece din ve kültür değil. Bu çizginin merkezinde enerji, sermaye, teknoloji, lojistik ve güvenlik de var.
Hindistan neden bu haritaya baksın ki?
Pakistan'ın artan jeopolitik ağırlığı otomatik olarak Hindistan faktörünü ortaya çıkarıyor.
Fransız yayın organı Le Monde'da yer alan yakın tarihli bir analiz de, Mekke anlaşmasının Pakistan'ı güçlendirerek Hindistan'ın bölgesel konumunu etkileyebileceğini vurguluyor.
Hindistan için sorun sadece Pakistan değil. Azerbaycan ve Türkiye'nin Pakistan'a yakınlığı, Ankara ve Bakü'nün Orta Asya'daki artan faaliyetleri ve Ermenistan ile Hindistan arasındaki savunma bağları, Güney Kafkasya'yı daha geniş bir Asya rekabetinin parçası haline getirebilir.
Böylece haritaya yeni bir çizgi ekleniyor: Hindistan → Ermenistan ve bunun karşısına da Pakistan → Azerbaycan → Türkiye.
Bu, resmi bir çatışma bloğu değil, ancak Güney Kafkasya'nın giderek Güney Asya rekabetinden de etkilenen bir jeopolitik alan haline geldiği anlamına geliyor.
Bu açıdan bakıldığında, Azerbaycan'ın diplomatik hedefinin bu rekabete doğrudan katılmak değil, kendi ortaklıklarını sürdürmek ve çeşitli taraflarla ilişkilerinde manevra kabiliyetini korumak olması gerektiğine inanıyorum.
İsrail faktörü - yeni sistemin en zorlu sorunu
Burada başka bir çelişki daha var. Türkiye, İsrail'in Filistin meselesi ve Türkiye'ye karşı olumsuz tutumu nedeniyle İsrail'e karşı çok sert bir siyasi pozisyona sahip. İsrail'in Pakistan ile ilişkileri de karmaşık. Suudi Arabistan'ın İsrail politikası ise ayrı stratejik hesaplamalara dayanıyor. Bu bağlamda, Azerbaycan'ın İsrail ile stratejik ilişkileri olan Müslüman bir ülke olduğunu da göz önünde bulunduralım.
Dolayısıyla, aynı jeopolitik ağda yer alabilecek potansiyel katılımcıların İsrail'e karşı tutumları aynı değildir ve bu durum yeni güvenlik sistemi için bazı soruları gündeme getirebilir.
IISS ayrıca, anlaşmanın üç ülke arasındaki çıkar farklılıkları nedeniyle sınanabileceğini vurguluyor. Özellikle, Türkiye ve Suudi Arabistan arasında bölgesel tehdit önceliklerinin tam olarak örtüşmemesi, gelecekteki işbirliğinin derinliğini etkileyebilir.
Azerbaycan'a gelince, konu herkes için açık. Azerbaycan en üst düzeyde kendi yolunu zaten belirledi. Azerbaycan'ın büyük ailesi Türk dünyasıdır!
Aynı zamanda, Azerbaycan'ın avantajlarından birinin de farklı taraflarla iletişim kurabilme yeteneği olduğunu belirtelim.
İran'ın karşı karşıya olduğu yeni bir güvenlik ikilemi
İran meselesi daha karmaşık, çünkü bu hatların hepsi İran'ın etrafından geçiyor.
Batıda Türkiye, doğuda Pakistan, güneyde Suudi Arabistan ve kuzeyde Azerbaycan bulunmaktadır.
İran böyle bir haritayı yalnızca askeri bir bakış açısıyla değerlendiremez. Azerbaycan bu güvenlik ve ekonomik ağlardaki rolünü artırırsa, Tahran'ın iki seçeneği olacaktır: ya Azerbaycan'ın bölgesel rolünü kabul edip ekonomik ve siyasi işbirliğini artıracak ya da güvenlik rekabetini derinleştirecektir. İkinci seçeneğin İran için de riskli ve çok tehlikeli olabileceği unutulmamalıdır.
Çünkü Azerbaycan bölgesel ortaklarla ne kadar çok işbirliği yaparsa, ona baskı uygulamanın siyasi maliyeti de o kadar artar. Bu da Azerbaycan'ın caydırıcılık gücünü artırır.
Aynı zamanda İran, anlaşmaya ilk tepkisinde, bunu bölgesel devletlerin güvenlik konularında kendi yeteneklerine daha fazla güvenmesi olarak değerlendirdi ve anlaşmadan endişe duyacak bir neden görmediğini belirtti.
Bu durum, Azerbaycan'ın ihtiyatlı ve çok yönlü diplomasisi için belirli bir fırsat penceresi yaratmaktadır.
Rusya için en önemli sorun Türkiye'nin coğrafi yükselişidir.
Açıkça görülüyor ki, Moskova'nın asıl endişe kaynağı ne Suudi Arabistan ne de Pakistan. Rusya için asıl sorun, Türkiye'nin rolünün önemli ölçüde büyümesidir.
Türkiye, Karadeniz kıyısında, Kafkasya'da, Hazar havzasına bağlı olması, Orta Asya'daki Türk devletleriyle daha yakın ilişkiler kurması, Balkanlar'da etkili olması ve Orta Doğu'da aktif olması nedeniyle önemli bir konumdadır.
Türkiye'nin Azerbaycan ve tüm Türk dünyasıyla bu kadar yakın bir bütünleşmesi, Rusya'nın Sovyet sonrası alandaki geleneksel nüfuz modelini temelden değiştirebilir.
Bu nedenle Moskova, Azerbaycan-Türkiye-Orta Asya hattının gelecekte en ciddi jeopolitik sorunlardan biri haline gelebileceğinden büyük endişe duyuyor.
Türk dünyasının gerçek gücü nedir?
Daha yakından inceleyelim. Türk devletleri enerji kaynaklarına, Hazar Denizi'ne erişime, Çin ile sınır komşuluğuna, Avrupa'ya erişime sahip ve Orta Koridor'un ana kısımları coğrafyalarından geçiyor. Türkiye büyük bir savunma sanayisine sahip. Azerbaycan geniş enerji ve lojistik kapasitesine sahip. Kazakistan büyük bir toprak ve büyük kaynaklara sahip. Özbekistan büyük bir demografik ve ekonomik ağırlığa sahip.
Bu unsurlar bir araya getirildiğinde, yalnızca kültürel bir birlik yaratmakla kalmayacak, aynı zamanda Avrasya'nın ortasında geniş bir jeo-ekonomik alan da oluşturacaktır. Ve bu gerçek bir güçtür!
Peki Türk dünyası ne zaman gerçek bir güç haline gelecek?
Bu sorunun cevabı çok basit: Türk devletleri birbirlerinin ürünlerini satın almaya, birbirlerinin teknolojilerini kullanmaya, birbirlerinin koridorlarından geçmeye ve birbirlerinin güvenliğine yatırım yapmaya başladıklarında.
Başka bir deyişle, Türk dünyasının geleceği duygusal sloganlara değil, somut kurumsal bütünleşmeye bağlıdır. Daha açık ifadeyle, başlangıç aşamasında bunun ana yönleri ortak bankalar, lojistik, sanayi, savunma sanayi, dijital entegrasyon, uyumlu ulaşım sistemleri, enerji projeleri ve güvenlik iş birliği olabilir.
Eğer bunlar gerçekleşirse, Türk dünyası uluslararası ilişkilerde ciddi bir güç merkezi haline gelebilir.
Aynı zamanda, Türk dünyasının bir güç merkezi haline gelmesinin önünde ciddi engeller olduğunu da unutmayalım.
Kazakistan, Rusya ve Çin ile ilişkilerini tehlikeye atmak istemiyor. Özbekistan stratejik özerkliğini korumayı amaçlıyor. Türkiye bir NATO üyesi ve Batı ile ilişkilerini tamamen değiştirmeyi düşünmüyor. Azerbaycan da Rusya ve İran'ın komşusu. Pakistan'ın Çin ile derin stratejik ilişkileri var. Suudi Arabistan, Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerini sürdürüyor.
Bu nedenle, tüm bu devletlerin çıkarlarını tek bir askeri stratejide birleştirmek kolay değildir. Dolayısıyla, mevcut durumda Türk dünyasının geleceği için en gerçekçi model tek bir askeri blok değil, çok düzeyli bir işbirliği ağıdır.
Bu farkı görmemek analizi romantize eder. Farkın inceliklerini görmek ise onu gerçekçi kılar.
Mekke Anlaşması başarısız olabilir mi?
Herhangi bir jeopolitik projenin otomatik olarak başarılı olacağının garantisi yoktur. Anlaşmanın önünde en az beş önemli sınav bulunmaktadır.
Öncelikle siyasi irade. Üç ülkenin liderleri değiştiğinde strateji de değişebilir. İkinci olarak askeri uyumluluk. Farklı silah sistemleri, komuta yapıları ve askeri planlama mekanizmaları gerçek entegrasyonu zorlaştırabilir. Üçüncü olarak finansman. Ortak savunma projeleri büyük kaynaklar gerektirir. Dördüncü olarak dış baskı. ABD, Çin, İran, Hindistan, Rusya ve İsrail gibi aktörlerin tepkisi projenin geleceğini etkileyebilir. Beşinci olarak gerçek bir kriz testi.
En önemli sorulardan biri şu: Taraflardan birine gerçekten saldırılırsa, diğer iki taraf ne kadar ileri gitmeye hazır olacak? Anlaşmanın siyasi bir belge mi yoksa gerçek bir kolektif savunma mekanizması mı olduğu ancak o gün netleşecek.
Pakistan'ın yükselişi: zayıf yönlerine rağmen oyunun merkezine doğru ilerliyor
Pakistan'daki durum da ilginç. Ülkenin ciddi ekonomik ve iç siyasi sorunları var. Ancak jeopolitik açıdan bakıldığında, Pakistan'ın elinde hâlâ çok önemli kozlar bulunuyor: nükleer caydırıcılık, büyük ve son derece savaş odaklı bir ordu, Çin ile stratejik ortaklık, Arap Yarımadası ile tarihi bağlar, Hindistan faktörü, Hint Okyanusu'na erişim ve Türkiye ile tarihsel olarak sağlam ilişkilerin hızla derinleştirilmesi.
Financial Times'ın yakın tarihli bir analizinde Pakistan, farklı güç merkezlerini birbirine bağlayan stratejik bir devlet olan "menteşe gücü" olarak sunulmuştur.
Genel olarak, analizler bu özelliklerin Pakistan'ı sadece bölgesel bir oyuncu değil, aynı zamanda çeşitli jeopolitik alanlar arasında geçiş devleti haline getirdiğini göstermektedir.
Bu açıdan bakıldığında, Bakü için Pakistan ve Azerbaycan arasındaki işbirliğinin sadece siyasi ve diplomatik alanlarda değil, lojistik ve savunma sanayinde de genişlemesi önemlidir.
Azerbaycan - bir "merkez devlet" modeli
Burada Azerbaycan'ın gelecekteki rolünü tek bir kavramla ifade etmek mümkün: bir merkez devlet.
Azerbaycan'ın gücü sadece ordusunda veya enerji kaynaklarında değil. Azerbaycan bir enerji ve ulaşım merkezi, Türk dünyasına açılan bir kapı, Avrupa ve Asya arasında bir bağlantı, Türkiye ve Orta Asya arasında bir köprü ve İslam dünyası ile Türk dünyasının kesişme noktalarından biridir.
Azerbaycan'ın bu tarihi görevi doğru bir şekilde kullanacağına ve böylece Azerbaycan'ın ağırlığının coğrafi büyüklüğünden daha büyük olacağına eminim.
İlginç sorulardan biri şu: Azerbaycan için tercih bir blok mu yoksa bir yol ayrımı mı?
Tüm süreçler tek bir sonuca işaret ediyor. Azerbaycan doğru yönde ilerliyor ve Azerbaycan için doğru model bir merkez haline gelmektir.
Dolayısıyla, Türkiye'nin müttefiki, Pakistan'ın aktif ortağı, Suudi Arabistan ile yakın ilişkileri olan, Türk dünyasında aktif, Çin ile ekonomik ilişkileri olan, Avrupa'nın enerji ortağı olan ve Rusya ile diyalog halinde olan bir ülkedir. Aynı zamanda İran ile de komşuluk ilişkilerini sürdürmektedir.
Bu bir çelişki değil. Bu, modern çok kutuplu dünyanın diplomatik mantığıdır. Azerbaycan için asıl mesele herhangi bir bloğun üyesi olmak değil, çeşitli güç merkezleriyle bağlarını derinleştirmek ve bu bağlardan stratejik avantajlar yaratmaktır.
Şimdi de geleceğe bakalım - 2030'a doğru üç olası senaryo.
Birinci senaryo - stratejik atılım. Birinci senaryo - stratejik atılım, Mekke Anlaşması kurumsallaştırılıyor. Üç ülke arasında kalıcı siyasi-askeri mekanizmalar ortaya çıkıyor. Ortak askeri tatbikatlar artıyor. Türk savunma sanayisi Pakistan ve Suudi Arabistan pazarlarında daha da güçleniyor. Türk Devletleri Örgütü'nde güvenlik ve savunma sanayi iş birliği derinleşiyor. Orta Koridor hızlanıyor. Türkiye-Azerbaycan-Kazakistan hattı Avrasya'nın ana bağlantılarından biri haline geliyor.
Bu durumda Azerbaycan sadece bir transit ülke olmaktan çıkıp, yeni jeopolitik sistemin ana düğüm noktalarından biri haline geliyor.
İkinci senaryo - kontrollü kalkınma. Bu daha gerçekçi bir senaryo.
Mekke Anlaşması, NATO tarzı bir askeri ittifak anlamına gelmiyor. Bununla birlikte, siyasi caydırıcılık, istihbarat, savunma sanayii ve askeri eğitim alanlarındaki iş birliği devam ediyor.
Türk dünyasında ekonomik entegrasyon hızlanıyor, Orta Koridor gelişiyor. Ancak tüm devletler Rusya, Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer güç merkezleriyle ilişkilerini ayrı ayrı sürdürüyor. Dolayısıyla tek bir blok değil, çok katmanlı ve planlı bir ağ ortaya çıkıyor.
Bana göre, mevcut durumda en gerçekçi yön bu.
Üçüncü senaryo ise parçalanmadır. Bölgede yeni bir büyük savaş patlak verir.
İran-İsrail çatışması tırmanıyor. Hindistan-Pakistan ilişkileri gergin.
ABD-Çin rekabeti yoğunlaşıyor. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın çıkarları birbirinden ayrışıyor. Türk devletleri, Rusya ve Çin ile olan ilişkileri nedeniyle güvenlik entegrasyonunu sınırlıyor. Orta Koridor ayrıca siyasi ve ekonomik engellerle de karşı karşıya.
Bu durumda, Mekke Anlaşması daha çok tarihsel, ancak sınırlı bir siyasi belge olarak hatırlanabilir.
Dolayısıyla, geleceğin yönünü belirleyecek olan sadece anlaşmanın kendisi değil, bölgedeki daha geniş güç rekabetidir.
Yeni dünya düzeninde "orta güçler" dönemi mi başlıyor?
Belki de bu analizlerin en önemli sonucu şudur: 20. yüzyılda dünya politikası büyük ölçüde süper güçler, ABD ve SSCB tarafından belirlendi. Ardından ABD'nin egemenliği geldi.
Ancak bugün durum farklı. Çin hızla yükseliyor, Rusya etkisini korumaya çalışıyor ve Amerika Birleşik Devletleri hâlâ dünyanın en büyük askeri ve finansal güçlerinden biri.
Ancak bunların arasında bölgesel güçler kendi ağlarını kuruyor: Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, İran, Hindistan, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan.
Bunların hiçbiri kendi başına ABD, Çin veya Rusya seviyesinde süper güç değil.
Ancak ağlar söz konusu olduğunda, bölgesel düzeni değiştirebilirler. Bu, yeni dünya düzeninin en önemli özelliklerinden biri olabilir. Dolayısıyla, süper güçler dünyasından ağlar dünyasına geçiş söz konusudur.
Mekke'den Hazar Denizi'ne
Şimdi baştaki soruya geri dönelim. Mekke'de imzalanan anlaşma sadece üç ülke arasında bir savunma anlaşması mı? Cevap hayır. Aynı zamanda, buna "yeni NATO" demek için de henüz çok erken.
Bence daha doğru görüş şu: Mekke Anlaşması, bölgesel güçlerin kendi aralarındaki güvenliği daha fazla sağlamaya başladığı yeni bir dönemin sembollerinden biridir.
Bu süreç, Türkiye'nin stratejik özerklik politikasıyla birleşiyor. Türkiye'nin politikası Türk dünyasıyla daha yakından bağlantılı. Türk dünyası Orta Koridor'a bağlı. Orta Koridor Çin ve Avrupa'ya uzanıyor. Pakistan bu hatta Güney Asya boyutunu kazandırıyor. Suudi Arabistan ise Körfez sermayesi ve enerji ağırlığını getiriyor. Ve tüm bu hatların önemli kesişme noktalarından biri de tam olarak Azerbaycan.
Azerbaycan'ı tarihi bir fırsat bekliyor.
Azerbaycan'ın Mekke Anlaşması'na katılması veya yeni bir askeri bloğun üyesi olması asıl mesele değil. Bazı uzmanların Azerbaycan'ın "Mekke Anlaşması'na katılacağı" yönündeki açıklamalarının Azerbaycan'ı daralttığını düşünüyorum. Burada daha büyük, stratejik bir hedef var.
Analizler, Azerbaycan'ın yeni Avrasya mimarisinin kurucularından ve kilit noktalarından biri olabileceğini gösteriyor.
Bu nedenle Azerbaycan'ın gücü sadece askeri potansiyeli ve enerji kaynaklarında değil, coğrafi konumunu siyasi, ekonomik ve diplomatik bir avantaja dönüştürme yeteneğinde yatmaktadır.
Bence bazı uzmanların Azerbaycan'ın "Mekke Anlaşması'na katılması" hakkında söyledikleri şey, Azerbaycan'ı daha dar bir çerçeveye sokmak istemelerinden kaynaklanıyor.
Daha büyük bir hedef var ve tüm analizler bunun gerçek olduğunu gösteriyor. Bence Azerbaycan, yeni Avrasya mimarisinin kurucularından biri olacak.
Dolayısıyla Azerbaycan için daha önemli olan şey sürdürülebilir ağlar oluşturmaktır. Örneğin, Türkiye ile güvenlik, Pakistan ile savunma sanayii gibi.
Suudi Arabistan ile yatırım, Kazakistan ve Türkmenistan ile Hazar ve Orta Koridor projeleri, Özbekistan ile Orta Asya bağlantısı, Çin ile transit geçiş, Avrupa ile enerji ticareti.
Aynı zamanda, İran ve Rusya ile olan çatışmayı yöneten incelikli bir diplomasi de söz konusu.
Bu politikanın felsefesi tek bir cümleyle özetlenebilir: Azerbaycan herhangi bir güç bloğunun sınırında yer alan bir ülke değil, çeşitli güç merkezlerinin kesiştiği bir ülke olmalıdır.
son söz
Mekke'den Hazar Denizi'ne uzanan haritaya baktığımızda, bir savunma anlaşmasından çok daha büyük bir süreç görüyoruz. Bu sürecin bir tarafında Suudi Arabistan'ın güvenlik arayışı, diğer tarafında ise Pakistan'ın yükselen stratejik ağırlığı yer alıyor.
Merkezde, en önemlisi Türkiye'nin bölgesel bir güç olma stratejisi yer alıyor. Kuzeyde, Türk dünyasının ekonomik ve siyasi bütünleşmesi; doğuda Çin; güneyde İran ve Körfez ülkeleri; daha uzakta ise batıda Hindistan ve Avrupa.
Bu devasa jeopolitik mozaiğin tam ortasında Hazar Denizi ve Azerbaycan yer alıyor.
Dolayısıyla Azerbaycan, bu yeni sistemlerin gelişmelerini uzaktan izleyen bir ülke olmayacak, aksine onları birbirine bağlayan önemli bir ülke haline gelecektir.
Ve hiç kimse, geleceğin dünyasındaki en güçlü devletin mutlaka en büyük toprağa, en büyük nüfusa veya en çok silaha sahip devlet olacağını düşünmemelidir.
Bazen en güçlü devlet, en önemli koridorda bulunan, en önemli enerji hatlarını birbirine bağlayan, en fazla güç merkeziyle iletişim kurabilen ve aynı coğrafyadaki rakip devletlerin çıkarlarını kesiştirebilen devlet olabilir. Azerbaycan'ın karşı karşıya olduğu tarihi fırsat tam olarak budur.
20. yüzyılda Azerbaycan imparatorluklar arasında bir sınırdı. 21. yüzyılda ise Azerbaycan imparatorluklar, güç merkezleri ve kıtalar arasında bir köprü ve kavşak noktası olabilir.
Fark sadece coğrafyada değil. Fark, Azerbaycan'ın coğrafyasını ne kadar doğru kullandığında yatıyor. Mekke'den Hazar Denizi'ne uzanan yeni haritanın en büyük sorusu şu: Azerbaycan bu haritada sadece bir yol mu olacak, yoksa yolun sahibi mi olacak?
Çünkü 21. yüzyılın yeni dünya düzeni yalnızca süper güçler tarafından yaratılamaz. Aynı zamanda aralarında ortaya çıkan bölgesel güç ağları tarafından da şekillendirilebilir. Ve eğer bu süreç gerçekten gerçekleşirse, Türk dünyasının yükselişi ve Azerbaycan'ın bu yükselişte alacağı konum artık sadece bölgesel bir mesele olmaktan çıkar. Bu, dünya politikasının bir meselesidir.
Allah Türkleri korusun!
Kaynak: Yazı ilk olarak Yazıda geçen ifadeler Tarihistan'ınyayın politikasını yansıtmayabilir.





.webp)

.gif)

.gif)
.gif)
.gif)
“Olurmu sizce” için dikkat çeken nokta şu:...
“Güncel Sİgara fiyatları” için dikkat çeke...
“30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu olsun.....