BİR ZİHNİN HİKÂYESİ

 

Bazen insan, kendi hayatını anlatmaya başladığında nereden başlayacağını bilemez. Çünkü bazı hayatlar tek bir olaydan ibaret değildir. Birbirine karışmış anılardan, yarım kalmış cümlelerden, geceleri ansızın hatırlanan insanlardan, söylenememiş sözlerden ve kimsenin görmediği küçük mücadelelerden oluşur.

Benim hikâyem de biraz böyle.

Dışarıdan bakıldığında sıradan görünen bir hayatın içinde, kimsenin fark etmediği kadar çok şey yaşanabilir. İnsan gülebilir, insanlarla konuşabilir, ders çalışabilir, bir şarkı dinleyebilir, bir çiçeğin fotoğrafını çekebilir ve yine de içinde kimsenin bilmediği kocaman bir dünya taşıyabilir.

Belki de insanı en çok yoran şey yaşadıkları değil, yaşadıklarını anlatacak doğru kelimeleri bulamamaktır.

Bazı geceler geçmiş, kapıyı çalmadan insanın odasına girer. Bir yüz belirir zihninde. Yıllar önce kaybettiğin biri, hiç beklemediğin bir anda rüyanda karşına çıkar. Uyandığında onun artık burada olmadığını bilirsin ama kalbin bunu her zaman aklın kadar kolay kabul etmez.

İnsanların “yıllar geçti” dediği yerde, kalbin bazen hâlâ aynı günün içinde kalabilir.

Belki de özlemek böyle bir şeydir.

Bir insanın yokluğuna alışmak, onu unutmak anlamına gelmez. Bazı insanlar hayatımızdan gider ama içimizden tamamen çıkmaz. Sesleri, bakışları, birlikte geçirilen günler, hastane koridorlarında beklenen saatler, söylenemeyen son cümleler… Hepsi zihnin bir köşesinde yaşamaya devam eder.

Ve bazen bir rüya, yıllardır kapalı duran bir kapıyı yeniden açar.

İnsan büyüdükçe yalnızca yaşını değil, taşıdığı şeyleri de büyütür.

Çocukken bazı acıların adını koyamazsın. Sadece üzülürsün. Nedenini tam olarak bilmeden korkarsın, özlersin, susarsın. Sonra yıllar geçer ve bir gün dönüp geçmişine baktığında anlarsın ki bazı duyguların aslında o zamandan beri seninle yürüyormuş.

Belki bu yüzden bazen insan kendi içindeki çocuğa rastlar.

Küçük, sessiz, biraz kırgın ama hâlâ meraklı…

Hâlâ gökyüzüne bakıyor.

Hâlâ çiçekleri fark ediyor.

Hâlâ bir şarkının içinde kendine ait bir cümle arıyor.

Hâlâ bir gün her şeyin daha güzel olacağına inanmak istiyor.

 

Hayat bana şunu öğretiyor: İnsan her zaman güçlü olduğu için ayakta kalmaz. Bazen sadece başka bir seçeneği olmadığı için devam eder. Bazen sabah olur ve insan bütün gece taşıdığı ağırlıkla yeniden kalkar. Bir şey olmamış gibi günlük hayatına devam eder.

Kimse onun dün gece ne kadar yorulduğunu bilmez.

Kimse zihninde kaç kez aynı düşünceyi döndürdüğünü bilmez.

Kimse bazen bir insanın sadece “Nasılsın?” sorusuna gerçekten ihtiyaç duyduğunu fark etmez.

Çünkü insanların çoğu, cevabı duymaya değil, soruyu sormuş olmak için sorar.

Oysa bazen insanın ihtiyacı çözüm değildir.

Sadece anlaşılmaktır.

Birinin karşısına oturup bütün cümlelerini tamamlamadan dinlemesi…

“Abartıyorsun.” dememesi…

“Geçer.” diyerek acısını küçültmemesi…

Sadece orada olması…

Belki de gerçek yakınlık budur.

Bir insanın suskunluğunu bile duyabilmek.

Hayatımın bazı dönemlerinde kendimi geleceğe bakarken buluyorum. Bir zamanlar düşündüğüm şeyler değişiyor, istediğim yollar değişiyor, hayallerimin şekli değişiyor. İnsan bazen yıllarca kendisi sandığı bir hedefin aslında kendisine ait olmadığını fark edebiliyor.

Ve bu da bir kayıp gibi hissettirebiliyor.

Ama belki değildir.

Belki büyümek, her zaman yeni bir şey kazanmak değil; artık sana ait olmayan şeyleri bırakabilmektir.

Bir zamanlar başka bir meslek hayal etmiş olabilirsin. Sonra başka bir alana ilgi duyarsın. Bir zamanlar kesin sandığın şeylerden vazgeçersin. Önünde uzun yıllar olduğunu düşünürken bir gün, “Ben gerçekten ne istiyorum?” diye sorarsın.

Bu soru kolay değildir.

Çünkü insanın en zor tanıdığı kişi bazen kendisidir.

Başkalarının ne istediğini anlamak kolaydır.

Toplumun senden ne beklediğini anlamak kolaydır.

Ama kendi kalbinin gerçekten ne istediğini anlamak için insanın sessiz kalması gerekir.

Ben de bazen o sessizliğin içinde kendimi arıyorum.

Bir dil öğrenmeye çalışırken, yeni kelimeleri defalarca tekrar ederken, yanlış yaptığım cümleleri yeniden kurarken aslında yalnızca bir dil öğrenmediğimi düşünüyorum.

Kendime yeni bir hayatın dilini de öğretiyorum.

Çünkü yeni bir ülkede, yeni bir okulda, yeni bir çevrede insan yalnızca kelimeleri öğrenmez.

Kendini yeniden anlatmayı öğrenir.

“Ben kimim?” sorusuna yeni cevaplar vermeyi öğrenir.

Geçmişini yanında taşıyıp geleceğe doğru yürümeyi öğrenir.

Ve bazen bir insanın en büyük başarısı, başkalarının gözünde büyük görünmeyen bir şeydir.

Örneğin dört saat boyunca oturup çalışabilmek!

Bir kelimeyi anlamadığında yeniden öğrenmek!

Bir sınava hazırlanmak!

Bir gün önce yapamadığın şeyi bugün yapabilmek!

Bunlar küçük görünebilir.

Ama hayat zaten çoğu zaman büyük zaferlerden değil, küçük devam edişlerden oluşur.

Bir gün geriye baktığında belki fark edeceksin:

Seni değiştiren şey tek bir büyük olay değildi.

Her gün yeniden denemen oldu.

Her düştüğünde biraz daha farklı kalkman oldu.

Her kaybettiğinde, kendinden de bir parça kaybetmemeye çalışman oldu.

Ve belki de yazmak bu yüzden önemli.

Çünkü bazı duygular konuşulduğunda küçülmez; aksine anlam kazanır.

Bir cümleye dönüştüğünde, içinde dolaşan karmaşa biraz şekil alır.

Bir şiir yazarsın.

Bir fotoğrafa bakarsın.

Bir çiçeği kadrajın içine alırsın.

Bir şarkının başka bir dildeki anlamını merak edersin.

Ve bir anda fark edersin ki insan bazen yaşadığı hayatı doğrudan anlatamaz.

Onu sembollerle anlatır.

Çöl dersin, çünkü bazen içindeki susuzluğu anlatacak başka kelime bulamazsın.

Karanlık gökyüzü dersin, çünkü bazı geceler zihnin de hava kadar ağırdır.

Kırmızı çiçek dersin, çünkü hayatın bütün acısına rağmen hâlâ güzelliği görmek istediğini anlatmak istersin.

Uzak bir deniz dersin, çünkü ulaşmak istediğin ama henüz kıyısında durduğun bir şey vardır.

Belki de şiir, insanın söyleyemediği şeylerin başka bir dilidir.

Ve benim için hayat biraz böyle bir şiire benziyor.

Bazı dizeleri güzel, Bazıları ağır, Bazıları yarım, Bazıları ise henüz yazılmadı.

Ama en önemli şey şu: Şiir henüz bitmedi. Çünkü ben de bitmedim.

Geçmişte yaşananlar benim bir parçam olabilir ama tamamım değil.

Kaybettiklerim benim hikâyemin bir parçası olabilir ama sonum değil.

Korkularım olabilir. Yalnızlıklarım olabilir. Gece düşündüğüm şeyler olabilir.

Bazen kendime sorduğum zor sorular olabilir.

Ama bütün bunların yanında hâlâ öğrenmek isteyen bir tarafım var.

Hâlâ sevmek isteyen.

Hâlâ anlaşılmak isteyen.

Hâlâ bir gün huzurlu bir sabaha uyanmayı isteyen.

Hâlâ geleceğe dair bir şeyler hayal eden.

İnsanın içindeki umut bazen büyük ve parlak değildir.

Bazen sadece küçücük bir kıvılcımdır.

Ama karanlığın içinde küçücük bir ışığın bile anlamı vardır.

Belki hayatın amacı hiç kırılmamak değildir.

 

Belki amaç, kırıldığında kendini yeniden tanımaktır.

Belki güçlü olmak hiç ağlamamak değildir.

Belki güçlü olmak, ağladıktan sonra kendine karşı biraz daha merhametli olabilmektir.

Belki büyümek, bütün soruların cevaplarını bulmak değildir.

Bazı sorularla yaşamayı öğrenmektir.

Çünkü hayat bize her zaman cevap vermez.

Bazen yalnızca yeni bir soru bırakır.

“Ne istiyorsun?” “Kim olmak istiyorsun?” “Neyi geride bırakmalısın?”

“Neyi korumalısın?” “Gerçekten mutlu olduğun yer neresi?”

Ve belki en zor soru: “Bütün bunlardan sonra kendine nasıl davranacaksın?”

Ben artık bu soruların hepsinin cevabını bildiğimi söyleyemem.

Belki bilmek de gerekmiyor.

Çünkü insan kendini bir günde keşfetmez.

Kendini yıllar boyunca, küçük küçük tanır.

Bir kayıpta başka bir yanını görür. Bir dostlukta başka bir yanını; Bir ayrılıkta başka bir yanını; Bir başarıda başka bir yanını; Bir gecenin sessizliğinde ise belki en gerçek hâlini görür.

Bu yüzden artık geçmişime yalnızca üzülerek bakmak istemiyorum.

Çünkü geçmişimde acılar olduğu kadar, beni bugünkü ben yapan şeyler de var.

Ben hâlâ öğreniyorum. Hâlâ değişiyorum. Hâlâ bazı şeyleri anlamaya çalışıyorum.

Hâlâ kendime ait bir yer arıyorum.

Belki de insanın gerçek yolculuğu bir yere gitmek değil, sonunda kendi içinde yaşayabileceği bir yer bulmaktır.

Ve ben o yeri henüz tamamen bulmuş değilim. Ama arıyorum. Bazen bir kitabın sayfalarında; Bazen bir şiirin içinde; Bazen bir çiçeğin sessizliğinde; Bazen gecenin karanlığında;  Bazen öğrendiğim yeni bir kelimede; Bazen geçmişten gelen bir rüyada, arıyorum.

Ve bazen de aynaya bakıp kendime sorduğum o basit soruda: “Bunca şeyden sonra, hâlâ burada mısın?”

Cevap ise sessiz ama gerçek: Evet… Buradayım.

 

Ve belki şimdilik bu bile yeterlidir.

Çünkü bazı hikâyeler mutlu bir sonla değil, devam eden bir cümleyle güzelleşir.

Benim cümlem de henüz bitmedi.

Nokta koymadım. Sadece virgül bıraktım.

Çünkü önümde hâlâ öğrenilecek kelimeler, okunacak kitaplar, yazılacak şiirler, görülecek şehirler, çekilecek çiçek fotoğrafları, kurulacak hayaller ve tanınacak yeni bir “ben” var.

Belki bir gün geçmişime dönüp baktığımda, bugün bana ağır gelen her şeyin içinden başka bir anlam çıktığını göreceğim.

Ve o gün kendime şunu söyleyeceğim:

“Meğer bütün bu yollar boyunca aradığın kişi, en başından beri sendin.”

O zamana kadar ise yürümeye devam edeceğim. Yavaş olsa da; Bazen yorulsam da; Bazen yolumu kaybetsem de, yürüyeceğim.

Çünkü insanın hayatındaki en güzel şeylerden biri, her şeyi çözmüş olması değil; henüz her şeyin mümkün olduğunu bilmesidir.

Arzu KUREYŞİ 05.09.2026

Kaynak favicons görseli tarihistan.org

Yorumlar

0/500
İlk yorumu sen yaz.